ΐzMΐR_DeLΐSΐ's profile>>>> Bir Dünya Hayal Edi...PhotosBlogGuestbookMore Tools Help

Blog


    December 27

    Biri bana geLsin ..!


    istediğin her şey sanki yok, değer mi dersin?
    başkaları bilmez, görmez o nasıl bir duygu,
    al elini kalbime bir koy, işte gerçek bu!

     

    şimdi uzaktan sebepsiz

     


    İKİMİZ DE AŞIK / BİR TEK FARKLA!
    ... benimki senden biraz fazla...

    December 11

    Talha Bora Öğe - Cenazeme Gelir misin ?

    Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğ un haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.


    “Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.

    “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

    İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.

    “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”

    “Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

    İki yakasında da eksiğim İstanbul’un.

    Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

    Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.

    Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...

    Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim. Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.

    Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...

    Sahnedeyim.

    Beklerim.

    En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

    İşte davetiyen:

    Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,

    her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,

    her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,

    her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,

    doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,

    kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,

    damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,

    ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,

    sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,

    unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,

    güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,

    toprağa girmeye üşenen,

    uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız Talha Bora Öğe doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrılmıştır.Ayrılmaya yazılmıştır.

    Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözümüzden (belki gönlümüzden de) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.


    Bir melek olmak değil benim derdim asla..Ben şeytan olmak istemiyorum..!

    Talha Bora Öğe - Korkmuyorum Seni Sevmekten (Düet.İkbal Gürpınar)

    Kaçmaya çalıştığın gerçek,
    Birgün karşına çıkacak.
    Ve işte o gün
    Kaçacak yerin olmayacak.
    Ben senin varlığını seviyorum,
    Yokluğunu seviyorum
    Sana ulaşamadığım dakikalarda.
    Seni duymayı
    Seni özlemeyi
    Hiç görmesem bile seninle olmayı seviyorum.
    Hiç korkmuyorum seni sevmekten.
    Senin gülüşünü seviyorum.
    Her bana bakışında
    Gözlerinede okuduğum o duyguyu
    Gözlerindeki gözlerimi seviyorum.
    Gönlünü seviyorum
    Özünü seviyorum senin
    Dudaklarındaki sözlerimi seviyorum
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Ben sendeki o sıcaklığı
    Sana olan uzaklığı seviyorum.
    Yanaklarından akan göz yaşlarını
    En çok, dağınık olduğunda saçlarını
    Beni arayan ellerini seviyorum.
    Yalnızlığımı seviyorum sebebi sensen
    Ayrılığını seviyorum,
    En çok yalnız kaldığımda
    Beni bulan gönlünü seviyorum.
    Ben en çok senin bana olan
    Sevgini seviyorum.
    İçimden haykırmak geliyor.
    Dünyaya sığdıramadığım seni
    Kalbime sığdırmak geliyor.
    Ağlamak geliyor seni görmezsem
    Özlemek geçiyor içimden seni
    Sevmek geçiyor.
    İçimden sana doğru giden
    Bin bir türlü yol geçiyor.
    İçimden sen mutlu olacaksan
    Ölmek bile geçiyor gülüm.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Ben yalnızca seni seviyorum,
    Ne o muhteşem güzelliğin
    Ne kalbimdeki özelliğin
    Ne de sevdiğim için değil,
    Seni yalnızca sen olduğun için,
    Ruhun için
    Kalbin için
    Aklın ve sevgin için seviyorum seni.
    Ben seni en çok kendim için seviyorum
    Belki de ilk defa bencil oluşumu
    Sana borçlu olduğum için.
    Seni her şey için seviyorum.
    Ve sahip olmadığım
    Hiçbir şey için.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Her dakika seninle olmayı seviyorum.
    Gözlerimi her açtığımda
    Aklıma gelişini seviyorum.
    Her gece uyumadan önce
    Seni sevdiğim aklıma gelince
    Sensiz uyumayı bile seviyorum
    Uyumadan önce seni düşününce.
    Ben seni en çok
    Umutsuzluğumda beni bulduğun için seviyorum.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Ben seni bu şehirde olduğun için değil
    Benimle aynı toprağa ayak bastığın için
    Benimle aynı gökyüzünü paylaştığın için seviyorum.
    Geceleri benim yüzüme vuran ay ışığı
    Senin de gözlerine vurduğu için seviyorum.
    Benim kemiklerimi ısıtan yaz güneşi
    Sana da sıcaklık veriyor diye seviyorum seni.
    Beş bin yaşındaki bu dünyada
    Benimle aynı zamanı paylaştığın için seviyorum.
    Ben seni benimle yaşadığın için
    Benden hiç gitmediğin için seviyorum
    Beni hiç terketmediğin için.
    Ellerini seviyorum tanrıya açıldığında
    Kalbini seviyorum kapıları açıldığında
    Ve gözlerini seviyorum
    Her karşımda kapanıp açıldığında.
    Bana baktığında
    İçimde yakaladığın coşkumu seviyorum,
    Her bana baktığında
    Seni sevdiğimi hatırlamayı seviyorum.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Her kibrit çaktığımda
    Alevin içinde seni görmeyi seviyorum.
    Her sigara yaktığımda
    Dumanın şeklinde seni görmeyi seviyorum.
    Her bana baktığında
    O kadar çok seviyorum ki seni sevmeyi
    Yalnızca sen olduğun için hayatımda
    Kendimi bile seviyorum
    Sen olunca aklımda.
    Kalbimi seviyorum seni seviyor diye
    Gözlerimi seviyorum seni görüyor diye.
    Ruhumu seviyorum, senin ruhuna
    Bu kadar yakın diye.
    Varlığımı seviyorum,
    Sırf sana borçlu olduğum için
    Mutluluğumu seviyorum.
    Gülümsememi seviyorum seni düşününce
    Ayakta kalışımı seviyorum sebebi sen olunca
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Ben sana olan sevgimi yazan
    Kalemimi seviyorum.
    Senin adını yazdığım kağıdı seviyorum.
    Sana olan sevgime benzettiğim
    Her sevgiyi seviyorum.
    Bana seni hatırlatan herşeyi
    Sana giden yolları seviyorum.
    O kadar çok seviyorum ki seni
    Seni kaybetmek korkusunu bile,
    İçinde yalnızca, sen olduğun için
    Sana karşı duyduğum bir duygu olduğu için
    Korkumun sebebinde sen olduğun için seviyorum.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Yine de korkmuyorum seni sevmekten.
    Seni seviyorum

    Seviyorum Seni Be!

    Seviyorum Seni Be!

    Seviyorum seni be
    Öylesine değil
    Benzemiyor
    Duyduğum hiçbir sevgiye
    Ya da anlatılanlardan
    Hiçbirine
    Kıskanmayı çılgınca
    Hatırlamayı
    Seninle ilgili he şeyi sende
    Belki bir şarkı
    Bir çay bahçesi belki
    Renk ya da
    Bir kelime bazen
    Öyleki
    o anda
    olmuyor
    seni düşünmeden
    küçük imalarını
    zayıf yönlerimi yüzüme vuran
    zerre kırmada
    sabrını, ki
    halinden bellidir
    beni anlayan
    yapma gayretini
    mutlu olacağımı bildiklerini
    hatta o şirin telaşını
    aşkının
    ses tonuna yansımasını
    yanındayken bile
    bana duyduğun özlemin
    gözlerinde parlamasını
    aynı anda
    aynı cümleyi söyleyişimizi
    aynı davranışımızı
    kimi zaman
    ince konularda
    hemfikir oluşumuzu
    duyduğumuz güvenin
    sonsuzluğunu!
    Aşığım be canım
    Sana ve
    Seninle gelen her şeye
    Seviyorum seni be
    Yaşanmamış bir sevgiyle!


    Talha Bora Öge

    İsim Koy Unutmayacaksan

    İsim Koy Unutmayacaksan

    Vazgeç denemekten bir kez daha,
    Vazgeçmek zamanı durduracaksa.
    Hadi durma kahret belalara,
    Kahır seni kurtaracaksa.
    Aman unutma kayıplarını,
    Eğer geri kazandıracaksa.
    Parçala elde edemediklerin için kendini,
    Hepsini eline toplayacaksa.
    Verme kimseye hiçbir şeyini,
    Bu elindekileri arttıracaksa.
    Paylaşma hiç insanlarla,
    Bu seni zengin yapacaksa.
    Ve yor kendini zayıflıkların için,
    Eğer seni güçlü kılacaksa.
    Dert et kendine her çileni,
    Sana derman verecekse.
    Durma üz kendini üzebildiğin kadar,
    Hatalarını düzeltecekse.
    Düşünme hiç şu anını,
    Düşüncesizlik garantiliyorsa yarını.
    Ve kork ölümden ölesiye,
    Korkun seni ölümsüzleştirecekse...

    Talha Bora Öge

    İksir Gibi!

    İksir Gibi!


    Öyle bebeğim
    Beni de vuran böylesi
    Gözlerin büyü misali sindiğin
    Bakması güç !
    Böyle bebeğim
    Bizi de bir tutan öylesi
    Aşktır içimizde bildiğin
    Bitmesi güç !
    Anla bebeğim
    Kalbimizi de saran böylesi
    Heyecandır sevdiğim, sevdiğin
    Dinmesi güç !
    Söyle bebeğim
    Seni de yakan öylesi
    Ruhumdur iksir gibi içtiğin
    Söndürmesi güç !


    Talha Bora Öge

    December 08

    Siyah ve Beyaz


    Siyah ve Beyaz


    Ortaokulda iken, sınıf arkadaşlarımdan birisiyle ciddi bir tartışmaya
    girdim. Onun haksiz olduğundan, kendiminse hakli olduğumdan emindim.

    Öğretmenimiz bize çok iyi bir ders vermeye karar verdi. Bizi bütün
    sınıfın önüne çıkardı ve onu masanın bir tarafına, beni de diğer tarafına
    yerleştirdi. Masanın tam ortasında yuvarlak bir nesne vardı. Siyah
    renkli bir nesne. Arkadaşıma o nesnenin rengini sordu.

    Arkadaşım ;
    " Beyaz " diye yanıtladı.

    Söylediğine inanamadım, çünkü nesne siyahtı. Yeniden tartışmaya başladık, bu kez de nesnenin rengi hakkında. Öğretmen bu kez beni çocuğun yerine , onu da benim yerime geçirdi. Ve bu defa bana nesnenin rengini sordu.

    " Beyaz " yanıtını vermek zorundaydım, çünkü belli ki nesnenin bir tarafı beyaz, bir tarafı siyahtı. Öğretmenimiz o gün bana çok güzel bir ders verdi. Karsımdaki kişinin bakış acısını anlamam için, kendimi onun yerine koymam gerekiyordu.

    insan sevdiğini görmediğinde ...

    Kıskançlıklarla, kuşkularla hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerinde süren sevişmeden sonra adam odadan çıktığında başlayan
    bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
    Daha iki dakika önce koynunuzda olan birnin yok olduğunu görüyorsunuz.
    O korkunç anda kadın, yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı'ya sığınıyor.
    Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
    ''inandır beni'' diyor. ''O yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.''
    Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
    Eğer biraz önce kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya.
    ''İnsanlar birbirlerini görmedende sevebilirler, değilmi'' diyor, ''seni hayatlarında bir kere bile görmeden sevebiliyorlar.''
    Kapı açlıyor, kadının öldüğünü sandığı erkek içeri giriyor.
    Yazar,kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor:
    ''O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor
    olmasını istedim.''
    Kadın sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
    Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını farkedip,''Keşke ölseydi'' diyordu.
    Bundan sonra bi insanı görmedende sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenceketi.
    Romandan yapılan filmde,'Tanr'yı görmeden seven insanların' birbirlerinide görmeden sevip sevmeyeceklerini , iki sevgili unutulması zor
    cümlelerle tartışıyordu.
    -İnsan sevdiğini görmediğinde aşk biter mi?
    -Düşünsene, Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
    -Ama benimki o tür bi sevgi değil, Sarah.
    -Belkide başka tür bi sevgi yok ,Maurice. Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına
    bağlı kalmak mı?
    Bir dokunuşa bir bakışa,bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedende, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da
    sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
    'Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim' demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
    Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene ihityaç duymadan da sürdürebilmek mi?
    'Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni' diyebilmek ,böylesi korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
    Peygamberler bile Tanrı'ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken hiç görmedende ruhunu başka ruha adamak mı?
    Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduklarına şahit oluyoruz; kaybedişler unutuluşları da getiriyor;
    bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı çok sürdüremiyoruz,'Tanrımız' olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye
    bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
    Ama bence sevgiyi ve aşkı hayatımızın bu kadar önemli bir parçası kılan bu çabuk vazgeçişler değil; Tanrı'ya
    'onu yaşatırsan ben onu bir daha görmemeye bile razıyım, insanlar seni nasıl görmeden seviyorlarsa bende onu görmeden sevebilirim'
    diyebilen birilerinin varlığına inanmamız.
    'Belkide sevmenin başka türü yoktur' diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair
    ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
    Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
    Bu satın okumak bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek , bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli
    daha çekici daha heyecanlı kılan.
    Hiç rastlamasanızda 'bir insanı sevmenin 'Tanrı'yı sevmek gibi bir şey olduğunu' yazan birinin varlığı sizi, bunu söyleyecek birinin varlığınada inandırır
    ve o inançtır bence sizin hayatınıza mana katan.
    Aynen, 'Tanrı'yı görmeden sevmek' gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda,
    romanların size vaat ettiği o kutsal toraklara girmek için o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
    Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz
    Ve birisini öyle sevmek...
    Ancak o zaman gerçek bir mümin gibi çekilecek olan acıları değil tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesini fark edersiniz.
    Acı dolu, isyan dolu bir mucize
    'Keşke inanmasaydım' dedirtecek, 'keşke onu böyle sevmeseydim' dedirtecek bir mucize..
    Ama bütün acısına bütün kederine bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize...
    O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam...
    İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının
    yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman
    peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını bilerek yürürsünüz.
    Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin
    hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
    Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
    Bir insanı bir Tanrı'yı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş...
    Bir insanı bir Tanrı'yı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için cezalandırılmışsınızdır.
    İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar.
    Ama Tanrı'ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
    ''bir insan başka bir insanı görmedende sevmeyi' sürdürebilir...
    Benim inancımı paylaşanlar bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler; bu inanç, onların içine kapatıldıkları küçük hayatların
    sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
    Bir gün biri onlara diyecek ki:
    - BELKİ DE BAŞKA TÜR BİR SEVGİ YOK, MAURİCE.....

    Başka Bir Zaman ...

    YARINLARA BAĞIŞLADIK UMUTLARIMIZI, BU GÜNE HİÇ BİRŞEY KALMADI. GEÇMİŞE KALABALIK YANLIZLIKLARIMIZI EKLEDİK, TAKVİM YAPRAKLARI HAYALLERİMİZİ BOŞA ÇIKARDI. SEVİNÇLERDE YARIMDI, HÜZÜNLERDE... BAŞKA YOLLAR VARDI, YÜRÜDÜĞÜMÜZ BAŞKA UFUKLAR. İLK KEZ DİNLEDİĞİMİZ BİR ŞARKI GİBİ EŞSİZ GELMİŞTİ DUYGULARIMIZ. OYSA ŞİMDİ ŞARKILARDA BİRBİRİNİN AYNIYDI, BİZİMKİSİ FARKLI SANDIK. YENİ ALINMIŞ ELBİSELERLE BAYRAMLIK SEVİNÇLERİNİ YAŞAYAN ÇOCUKLAR KADAR SABIRSIZDIK AMA BAYRAMLARIN ÇOCUKSU MUTLULUKLARDA KALDIĞINI ANIMSAYAMADIK.
    YAĞMURUN TOPRAKLA BULUŞTUĞUNDA ETRAFA YAYILAN O MUHTEŞEM KOKUSU KADAR TUTKULU BİR SELE SALDIK DUYGULARI. ÇÖLLEŞMİŞ YÜREKLER VARDI UMURSAMADIK, BİZ YAĞMUR BİLMEYEN ÇÖLLERİN DİLİNDEN HİÇ ANLAMADIK. ONLAR SERAPLARA VURGUNDU, ''BİR GÜN BELKİ'' DEDİLER AMA DUYMADIK. GÖNLÜMÜZ LİMANLARA UĞRAMAYAN GEMİLER KADAR TUTKUNDU MAVİYE, O UÇSUZ BUCAKSIZ DENİZİ HEP MAVİ SANDIK. RENKLERİN HİÇBİRİYLE RAKİP GÖRMEDİK SEVDAMIZI, ONA YAŞYASAK KELİME TÜM ANLAMLARINI YÜKLEYEN BİR ÇİFT GÖZLE SAKINARAK BAKTIK. TESLİM OLMAYI GÜÇSÜZLÜK, GURURU ZAFER SANDIK. HAKLIYDIK BELKİ, AKSİNİ ANLATACAK KİMSE KARŞIMIZA ÇIKMADI. BÜYÜTÜRKEN DÜNYADAKİ VARLIĞIMIZI, KAYBOLUP GİDEN HİSLERİMİZE ÇARE BULAMADIK.
    MUTLULUK OYUNLARIYLA AVUNMAK, ZAMANI DOLDURMAK İÇİN GEREKLİYDİ BELKİ. BAŞKA BİR OLASILIK VARMIYDI? HİÇ HESAPLAMADIK. YILLAR SIRTIMIZA BİRER OK SAPLAYARAK GEÇİYORDU, YARALARIN KAPANMASINA İZİN VERMİYORDU VAKİT. HER ELE MERHEM OLUR UMUDUYLA UZANDIK. HER ŞEYE RAĞMEN, BİR ENSTRÜMANIN TELLERİNDE YENİDEN BESTELEYEBİLİRDİK HAYALLERİMİZİ. YENİDEN YAZABİLİRDİK YENİK DÜŞMÜŞ TARİHLERİ, HER ACIMIZI SEVİNCE DÖNÜŞTÜRECEK ANLARI YAKALAYABİLİRDİK EL ELE... AMA DENEMEDİK... SEVDİĞİN KADAR YAKINSIN SANIYORDUM SEVDİĞİNE, RUHUNA AMA DÖNÜŞ YOKTUR SONLARIN BAŞLANGICINA. YENİ YOLCULUKLAR İÇİN BİLETİN VARSA HALA... BAŞKA BİR YERDE... BAŞKA BİR ZAMANDA... BELKİ YENİDEN... ASLINDA İLK KEZ... KİMBİLİR...

    November 28

    Sen Varken ....

    ...gözyaşına dair...

     
    Aglamak;


    kaybedilene agit...




    hüznün doruk noktasi ;





    acinin disa vurumu;







    çiglik çiglik feryatlarin gözlerden süzülüsü;






    kalpte acan yaralarin gözden kan kirmizi tasisi...






    içinde biriken tüm feryatlarin artik dayanilmaz hali alisi;





    kalbe oturan kara bulutlarin gökgürültüsüyle yagmurlari indirisi;







    belkide bazen sevinçlerin ifadesi...





    November 22

    ey sevgili

    Bir sızıdır yüreğimdeki,
    İnler dururum…!
    Rahmet esintisinde sakladığın merhameti,
    Dinler dururum…!
    Ahları yol eder kendine dilim,
    Gider dururum…!
    Kuşlar konmaz artık gönlüme,
    Uğramazlar hiç…!
    Ve anlarım günahlarımı o an…!
    Sabahları karartan,
    Gündüzlerimi geceye boyayan günahlarımı…!
    Gözyaşlarımı kana bulayan günahlarımı…!
    Ve günahlarımı itiraftır gözlerim…!
    Sen EY Rahmet Padişahı …!
    Ümit var olunuz dedin ya,
    Tövbe edip geliniz dedin ya,
    Bundandır umut doluyum…!
    Bundandır affını,
    Düşler dururum…!!!!

    Vururda geçer gönlüme hep, ezici pişmanlıklar..
    Açılır ellerim duâya dururum…!
    Bir halsizlik,bir ürkeklik,bir mahçubluk içindeyim
    Susarım, sadece Sana’dır (c.c.) bükük boynum… !
    Bakamam semâna,
    Utanıyorum…!
    Ne büyük bir ateştir ki bu,
    Hadsiz yanıyorum…!
    Avuçlarımda gül birikmişti Sen’i (c.c.) sevince,
    Şimdi dikenlere döndüler günahlarımla,
    Kanıyorum…!

    Sızlanırım hep, ağlarım günahlarıma
    Pişmanım bütün yaptıklarıma
    Yüzüm yok belki ama
    Yok ki başka bir yer gideyim
    Yüzüm olmasa da geldim kapına…!!!!

    Sen ki En Yücesin (c.c.),
    Ben ki en acizim…!
    Sen ki Tek Padişahsın (c.c.),
    Ben ki hüküm bekleyen kölenim…!
    Ehadsın Sen, Bir Rabbimsin (c.c.),
    Bense yüzsüz kulunum…!
    Yüzsüz bir gencim…!

    Ey Kimsesizlerin Kimsesi (c.c.)…!
    Bir haber ulaşsın ötelerden yüreğime…!
    Ateşime bir yudum serinlik ulaşsın…!
    Günahlarımın enkazı altındayım…
    Tutsun beni elimden Rahmetin kaldırsın…!
    Sevdin bizi Rabbim (c.c.), sevdin de yarattın…
    Acizim, yolunda bir hiçim biliyorum…!
    Ve Sen’den (c.c.) bir umut,
    Sadece bir umut dileniyorum…!

    EY RABBİM (c.c.)…!
    Hükmedip cehennemine atarsan,
    Rab (c.c.) Sen’sin hakkındır…
    Lütfedip Rahmetine sararsan,
    Rahman (c.c.) Sen’sin şanındır…

    Ve bu son demde,,
    Yüzsüzüm, ama yinede kapına geldim…
    Güçsüzüm, ateşin sinede affına geldim….





    November 20

    Acı ama Gerçek

    Sevgilinizi,Karınızı;

    Öperseniz beyefendi degilsinizdir,
    Öpmezseniz adam degilsiniz.
    Iltifat edersiniz yalan der
    Etmezseniz birakir gider.
    Her istegine evet derseniz karaktersiz olursunuz
    Karsi çikarsaniz anlayissiz.
    Çok yanina giderseniz sıkıldım der
    Az giderseniz küser.
    Iyi giyinirseniz çapkinsin der
    Dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar.
    Kiskanirsiniz huyun kötü der
    Kiskanmazsiniz sevmiyorsun der.
    Siz bir dakika geç kalin kiyamet kopar
    Kendisi bir saat gecikirse bunda ne var.
    Arkadasinizla bulusursunuz adi ihmal olur
    O bulusur
    "Bizim kizlar" olur.
    Siz baska kadina bakacak olsaniz gözleriniz oyulur
    Baska bir adam ona baktiginda adi hayranlik konur.
    Konustugunuz anda dinlemenizi ister
    Dinlediginiz anda
    "Neden konusmuyorsun?" der
    November 19

    Sevgiyi sevmeyi bilmiyoruz ...

    Ne kadar acıdır,bilirmisiniz?
    Korkularımız yüzünden kaybettiklerimizi düşünmek...
    Yalanlar üzerine kurulan gelecek, hatalardan dersler almamak, paylaşamamak,
    dünden kurtulamamak, iç çatışmalarla, maskelerle yaşamak...
    Dün ölüdür.
    Şu an tek gerçektir.
    Yarın ise kucağınıza doğacak bebektir.
    Cesetlerin ve yeni doğan bebeklerin kaygısıyla yaşamı kendimize zehir ediyoruz.
    Tek gerçek olan şu anı,"şimdiyi" yaşayamıyoruz.
    Neden?
    Çünkü özgüven yoksunuyuz...
    Oturmamış, gelişmemiş kişiliklerimizle, toplumsal kalıplarımızla,
    kendimizi aşamadan, sıradanlıktan kurtulamadan birer robot gibi yaşamaya çalışıyoruz.
    Paylaşmaktan korkuyoruz.
    Bizi rahatsız eden, hatalarla dolu geçmişimizi kendimize bile anlatamıyoruz.
    Kalmış ki başkalarına anlatmak düşüncesi bile bizleri ürkütüyor.
    Oysa hata yapmak özgürlüğümüzdür.
    O doğal olan, öğrenmenin temeli sayılan "hata yapma özgürlüğümüz"ü kullanmış olmakla,
    başka bir ifadeyle, acıyı tatmak, hissetmek "tatlının" iyi olduğunu da öğrenmek, anlamak olduğunu bilmiyoruz.
    Üç yaşındaki bir çocuğa elini sobaya vurduğunda canı yanacağını defalarca söylemeniz
    birşey ifade etmeyecektir.
    Elini sobaya vurarak, canın yanması ile sobadan uzak durması gerektiğini yaşayarak öğrenecektir.
    Lütfen yaşamaktan korkmayınız!!!
    Paylaşmak, mide bulantısı olup da kusamayan hastanın, kasılmaları göze alarak,
    parmak atıp kusması, birkaç gün mide kasılmasına razı olup, sonrasında sağlığını kazanması gibidir...
    Beyni-bilinç altı dolu olan insan, sürekli mide bulantısıyla yaşayan hasta gibidir.
    Düşünün, eskilerini çıkartamadığımız için yeni birşeyler yiyemeden, sürekli "öğürerek" ama aynı zaman da taktığımız maskelerle farklı görünerek yaşamaya çalışan zavallılarız...
    Sevgiyi, sevmeyi bilmiyoruz.
    En önemlisi kendimizi sevmiyoruz.
    Sevgi, ilgi ve bilgi ile gelişir. Kendimizi tanımak,
    bilmek, değerli görmek "kendini sevme"nin anahtarıdır.
    Hangimiz, bir aynanın karşısına geçip, kendimizle yüzleşme cesaretini gösterebiliyoruz?
    Dürüstçe kendisiyle yüzleşebilen insan, doğrularını-yanlışlarını görüp, kendisini değiştiren,
    geliştiren, paylaşmaktan ve gerçeklerden korkmayan bir insan olur.
    İnsanlar dünyada benzersiz ve tekdir.
    Benzersizliğimizi farketmemiz, değerimizinde farkındalığını hissetmemizdir.
    Tüm hatalarımıza rağmen değerli ve benzersiz olduğumuzu bilmemiz, acımızı hafifletir,
    özgüveni, özsaygıyı ve en önemlisi kendimizi sevmeyi bize öğretir.
    Bu da kişisel bütünlüğümüzün temelini oluşturur.
    Deneyimlerimiz ve çektiğimizi düşündüğümüz acılar gerçekte kendimizi bulmamızı sağlar.
    Yani olumsuzluktan olumluyu yakalamış olmakla biz, sıradanlıktan kurtulup,
    gelişmiş birer insan olarak "insan" olmanın hazzını yaşarız.
    İşte o zaman yaşam bir başkadır, sevgi, saygı, güven, dostluk bir başka anlam taşır artık...

    Hayatımızdaki 3 kuraL

    İdare edilecek 3 şey : Dilimiz, huyumuz, haraketlerimiz.
    Sevilecek 3 şey : Cesaret, nezaket, yardım.
    Nefret edilecek 3 şey : Kin, kibir, nankörlük.
    İstenen 3 şey : Sağlık, dostluk, huzur.
    Uğrunda savaşılacak 3 şey : Şerefimiz, evimiz, memleketimiz.
    Düşünülecek 3 şey : Hayat, ölüm, sonsuzluk
    insanı mahveden 3 şey : Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir.

    Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen 3 şey : Zaman,Sözcükler ve fırsattır.
    Hayatta hiç bir zaman kaybedilmemesi gereken 3 şey : Barış, umut ve dürüstlüktür.
    Hayatta en değerli 3 şey : Sevgi, kendine güven ve arkadaşlardır.
    Hayatta hiç emin olunamayacak 3 şey : Düşler, başarı ve zenginliktir.
    Hayatta insanı geliştiren 3 şey : Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır.
    Hayatta

    En Kötü Şey : Yalnızlık
    En Feci Şey : Ölüm
    En Güzel Şey : Aşk
    En Zalim Şey : İntikam
    En Soğuk Kelime : Hayır
    En Sıcak Şey : Arkadaşlık
    En Acı Şey : Unutulmak

    Sıfırdan Başlamak...

    İMSENİN görmediği-bilmediği, kendi beyninizin içindeki uçurumun dibine yuvarlandığınızda bu iyi bir karardır:

    "Sıfırdan başlamak..."

    Sadece parayla-pulla ilgili değildir bu.

    Kimi zaman hiçbir şey yoksa yapacağınız... Kimi zaman yuvarlandığınız uçurumu kendiniz kazmışsanız...

    Belki de durup dururken mutsuzsanız...

    Yüreğinizdeki bağlar, eski bir bıçağın sapı gibi lak-luk oynamışsa yerinden... Deneyimliyim ben, bilirim...

    Bir de sabahların alacakaranlıklarında uyanıp, camdan boş sokağa bakıp ağlamışsanız...

    *

    Kimi zaman böyle olur insan.

    Sebep var ya da yok...

    Renkler parlaklıklarını yitirdiğinde... Sözler anlamsızlaştığında... Sesler bizi korkuttuğunda... Yüzler yabancılaştığında...

    Kısacası; size göre yaşanmazlığın tam ortasındaysanız sanki...

    Suyu bitmiş bir çaydanlık gibi...

    En iyi karardır:

    "Sıfırdan başlamak..."

    *

    Sokaklarda rastladığım insanlar keyifsiz.

    Güvendikleri kurumlara, umutla baktıkları önderlere kırgınlar. Çoğu çocuklarının endişesini taşıyor.

    Kimisi yılgın...

    Kimisi aldatıldığını düşünüyor, kızgın...

    O okurum endişeli gözlerle, "Yani biz çağdaşlığı kaybettik, öyle mi?" diye sorduğunda ve ben yanıtsız kalıp utanarak yere baktığımda, çocuğunun elini tutup giderken kendi kendine fısıldamıştı:

    "Biz de sıfırdan başlarız..."

    Bu doğruydu...

    Çağdaş-uygar bir ülkenin bireyi olmak, çocuklarına aydınlık bir dünya bırakmak isteyenler, her şeyini, ama her şeyini kaptırdıysa bile...

    Ülkenin tüm medeni kavramları ve kurumları gittiyse dahi...

    Biz de sıfırdan başlarız.

    Mustafa Kemal gibi...

    *

    Yakınmalar anlamsızlaşmışsa, dövünmelerin faydası kalmamışsa, dize vurmalar işe yaramıyorsa artık...

    En iyi karardır:

    "Sıfırdan başlamak..."

    May 07

    Sen gittin !

    Sen gittin..."
    Ardından Sonbahar mevsimi geldi … Döküldü yapraklar birer birer, her biri bir tarafa savruldu… "


    Kocaman ağaçlar beyaz kefen giyinip ağladı, döküldü anılar bir bir dallardan...Sen gittin beni de alıp gitti sarı rüzgarlarıyla sonbahar, yaprak yaprak savurdu sokaklara, bir öksüz çocuk misali tek başıma kaldım kaldırımlarda…
    Kanadı kırık bir turnayım şimdi..yorgunum, çok yorgun..
    İçim dışım sonbahar...
    Bedenim soğuk şimdi üşüyor dudaklarım, göğsüne düştü başım hüzünlü yılların, avuç avuç kimsesizlik yağıyor üzerime... Terkedilmiş cümlelerin satırlarında sonbahar alfabesine yazılıyor adım harf harf, satır satır içime dökülüyor yapraklar. Kimisi gül olup açıyor şiir şiir, kimisi diken olup batıyor yüreğime…
    Ey sonbahar;
    Gazellere yazılmış b ir kırık öykü hayatım, sıradan ve anlamsız. Her gece üzerime yıldızlar serpiştiriyorum, anlamını bilmediğim ama acısını duyduğum karanlık duygular kaplıyor içimi...

    "Sen gittin..."
    Ardından Sonbahar mevsimi geldi … Döküldü yapraklar birer birer, her biri bir tarafa savruldu… "


    Dilimi kanatan şiirler üşüşüyor parmak uçlarıma her gece, güz kanadında çıplak ayaklı bir çocuğum şimdi. İnceden bir sızı gibi hasret tutuşturuyor içimi. Yalnızlığın en orta yerinde öksüz ve yaralı., kaldırımlara saçıyorum yüreğimi her akşam.

    "Sen gittin..."
    Ardından Sonbahar mevsimi geldi … Döküldü yapraklar birer birer, her biri bir tarafa savruldu… "


    Gözyaşlarımdan turnalar döküldü kaldırımlara, hıçkırıklara büründü gökyüzü, hangi atlasın, hangi sayfasına gittin bilinmez... Bütün mevsimler sonbahara ağıt y akıyor şimdi, hiç bir mevsim avutmuyor hicranımı.


    "Sen gittin..."
    Ardından Sonbahar mevsimi geldi … Döküldü yapraklar birer birer, her biri bir tarafa savruldu… "


    Sonbahar yaprakları gibi şarkılar da dökülüp, dökülüp gitti ardından. Hani “Elveda bütün hatıralar”. "Yine hazan mevsimi geldi, yine yapraklar rüzgarların peşi sıra gidecek" şarkılarını kimse söylemiyor artık. Hani “Hastayım, gönül hastasıyım/ gönül ilacımı bulamazsam ölürüm”. Masalındaki sevdalıları da kimse anımsamıyor artık.
    Şimdi şarkılar,
    Şiirler,
    Masallarda hazan mevsiminin hüznü var;
    Kimsesizliğimin hüznü…


    "Sen gittin..."
    Ardından Sonbahar mevsimi geldi … Döküldü yapraklar birer birer, her biri bir tarafa savruldu… "


    Aradan yıllar geçti, göçüp git ti ömrümün vefalı turnaları . Anladım ki herkesin bir masalı var, her masalın bir sonu. Şimdi artık ne masallar kaldı ne de inanan masallara, ne seher yelleri yare selam götüren, ne de nazlı yardan haber getiren telli turnalar.
    Bir kasırga gibi esiyor sonbahar rüzgarları. Şimdi zamanın ezen girdabında yapayalnız, sevgiye, güzel bir bakışa hasret, kuruyup gidiyor ömrüm. Ne zaman seni düşünsem kanadı kırık turna misali bükülür boynum…


    Gittin;

    Ömrümün bütün mevsimlerinde seni aradım.Her giden yolcuya, her gelen yolcuya, esen rüzgarlara, yağan yağmurlara..

    Sadece seni sordum ...

    Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye ?

    Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye?
    ´Sevmek´ demiş
    Peki sonra? demişler´Sevilmek´ demiş
    Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor? demişler
    O da demiş ki "insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir."
    April 28

    Hep vardın ya , yok oL şimdi !!!

    Hala...Hala sevdalı gözlerine gözlerim
    Hep mi sen koyacaksın aramıza alabildiğine mesafeleri!
    Ben mi beklicem hep kapı eşiklerinde seni..
    Nereye kadar sürecek bu kovalamaca?
    Kovalayan pes edip başkasına av olana kadar mı!!
    Neye yarar o zaman bitmeyen bekleyişler...
    Böyle olmamalıydı demek,
    Seviyorum ama çözülmüyor düğümler demek
    Sonra sesini alıp gitmek mi tek çözümün!

    O zaman ver geri bütün yaşanmışlıklarıı,emeklerimi,gözyaşlarımı...Hatta aşkımı bile ver de öyle git burdan...Madem kaçarcasına uzaklaşıyorsun benden daha fazla acı çektirmeden git...Hep 'çiceğim' dediğinin solmasını görmeden gitte daha fazla incitme gururumu!Hem zaten sen değilmiydin beni mutlu etmek için varolan...''Varettiğin gibi seni bende,yok oL şimdi!...

    Kızmıyorum sanaİnan ki...!
    Sadece kırgınım,üzgünüm,öyle sessiz,
    Tamam hadi kabulum gitmen,terketmen.
    Ama hani sen şartlar koymuştun ya aşkımıza
    Benimde birkaç isteğim var senden,bu sefer ayrılığımıza!...;
    Buralara birdaha uğrama olur mu?
    Sakın Çıkma karşıma...
    Benim hiç bitmiycek sevdalığım gözlerine çünkü!!!


    Ben sen gider gitmez yinede deniycem,alıştırmalarını yapıcam sensizliğin...!Sonra belki biraz suluycam verdiğin çiçekleri,belkide ölüme bırakıcam..Belki hatıralarımızın hepsini toplayıp pencereden dışarı atıcam,olmadı bende gidicem buralardan...Uzaklığına yol alıcam...Hatta olmadı sol yanımı deşip seni alıp içinden sana yollucam...!

    Kızmıyorum sana hadi yok ol şimdi!!!